4/2016

17 March 2016

Merkel Planı Hangi Şartlarda Başarısızlığa Uğrar – Bu Durum İnsan Hakları Açısından Neden Felaket Olur

PDF version of this newsletter

Sevgili Dostlar,

ESI, Avrupa'da yaşanan mülteci krizine çözüm amacıyla hazırladığı Merkel-Samson Planı'nı Atina'dan Viyana'ya, Roma'dan İstanbul'a uzanan bir coğrafyada düzenlenen toplantılar vesilesi ile anlatmaya devam ediyor.

Bunların belki de en önemlisi, 26 Şubat'ta Ankara'da ESI'nin Merkel-Samson Planı'nın başarısının neden Türkiye'nin çıkarına olacağına dair sunum yaptığı toplantıydı. Şubat 2016'da, sığınma, mülteciler ve Türkiye-AB ilişkileri hususunda referans isimlerden Kemal Kirişçi'nin de dahil olduğu bazı Türk araştırmacılar, söz konusu sunumda yer alan fikirlere destek çıktı (Kirişçi bu konuda Avrupa Politika Merkezi için bir çalışma hazırladı.)

Ankara'da ESI'nin yaptığı sunumundan slaytlar – Şubat 2016

Sunumdan iki hafta sonra, 06 Mart 2016 akşamı Brüksel'deki Türkiye Büyükelçiliği'nde Angela Merkel ve Mark Rutte'ye Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu tarafından bir teklif iletildi. Türkiye, hızlandırılmış vize serbestleşmesi süreci ve Suriyeli mültecilerin doğrudan Türkiye'den AB ülkelerine yeniden yerleştirilmesi karşılığında, Yunanistan'a Türkiye'den geçen herkesi geri alabileceğini bildirdi.

Ertesi gün, yani 07 Mart 2016'da, bazı AB liderleri bu yeni Türk teklifinin kaynağını merak etmekteydi. Oysa, Türk medyasında bahsi bolca geçmiş ve tartışılmış olan Merkel Planı'ndan Türk diplomatları aylardır haberdardı. Bu konudaki bütün ESI raporları Türkçe'ye tercüme edilmişti. 

Ankara'da ESI'nin yaptığı sunumundan slaytlar – Şubat 2016

Avrupa Komisyonu, bu hafta gerçekleşecek başka bir önemli AB-Türkiye toplantısının arifesinde, Türkiye önerilerinin memnuniyetle karşılandığını duyurdu. Komisyonun tebliğinde -geri kabul dahil olmak üzere- uyulacak bütün temel ilkeler açıklandı:

"Bütün düzensiz göçmenlerin ve sığınmacıların Yunanistan'dan Türkiye'ye geri gönderilmeleri, mülteci ve göçmenlerin kaçakçılara para verdikleri ve hayatlarını riske attıkları bir geçiş düzeneğinin bozulabilmesi şart olan temel unsurlarından biridir. Geri göndermelere dair düzenlemelerin… uluslararası hukuk ve AB hukukunun mülteciler lehine belirlediği koruyucu tedbirlere sadık kalınarak gerçekleştirilmesi gerektiği de aşikârdır."

Avrupa Komisyonu, ESI'nin Ekim 2015 tarihli "Yunanistan İçin Güvenli Üçüncü Olarak Türkiye" adlı çalışmasındaki noktalara benzer bir çizgi benimseyerek geniş kapsamlı bir geri gönderme politikasının hukukî açıdan sorunlu olacağına değindi.  Zaten pek çok insan hakları örgütü de bunun kanunlara aykırı olacağına dair haklı uyarılar yapmıştı. Ancak bu örgütler böyle bir uygulama olacağı öngörüsünde bulunma yanlışına düşmekteydi. Bu bağlamda Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks'in konuya dair bu haftaki açıklamasına bakmakta fayda var:

"Uluslararası hukuk, ilke olarak, bir ülkenin uluslararası korumaya ihtiyacı olmayanları ülkelerine geri gönderme hakkına müdahale etmez. Fakat, uluslararası hukuk devletlerin sözleşmelerden doğan yükümlülüklerine uymamalarını yasaklar."

Avrupa Komisyonu, Suriyelilerin doğrudan Türkiye'den alınarak yeniden yerleştirilmeleri noktasında "Ege'de tehlikeli şartlarda yolculuk yapan düzensiz göçmen kafilelerinin yerine, düzenli ve hukuka uygun bir yeniden yerleştirme sürecinin ikâme edilmesini" de önerdi.

"Türkiye'nin kalan kriterleri yerine getirmek için gerekli adımları atması halinde Türk vatandaşlarına uygulanan vize zorunluluğunun kaldırılması için Nisan 2016 sonunda teklif sunacağını" belirten Komisyon, "her ne kadar bazı önemli hususlarda ilerleme kaydedilmesi şart olsa da yeni düzenlemelerin hayata geçirilmesi için hem hukukî hem pratik açıdan araçların mevcut olduğuna" vurgu yaptı.

 

Anlaşma sağlanması halinde aksaklıklar çıkabilir mi? – Evet hem de çok!

Bir an için AB ile Türkiye arasında Brüksel'de bu hafta böyle bir planda mutabakat sağlandığını varsayalım. Bu bir dönüm noktası teşkil eder mi, etmez mi? Kağıt üzerinde, şüphesiz eder! Fakat iki temel konuda karşılaşılması olası sorunlara dikkat çekmek şart: geri kabul ve yeniden yerleştirme.

Önce, geri kabule değinelim. Şayet Ankara, Türkiye'den Yunanistan'a geçenleri ivedi bir şekilde geri kabule yanaşırsa, Brüksel'in, uzun zamandır farkında olduğu fakat ciddiyetle üzerine eğilmediği en büyük pratik soruna, yani, Yunanistan'ın hâlihazırda uyguladığı sığınma sisteminden doğan sıkıntılara çözüm bulması gerekiyor.

Her türlü geri kabulün, mülteci haklarına dair AB hukuku ve uluslararası hukuk kurallarına uygun gerçekleşmesinin önemini tekrar etmek, altını çizmek de yarar var. İnsan Hakları İzleme Örgütü üyelerinden Kenneth Roth'un belirttiği gibi "her talep özenle incelenmeli."

Sorun şu ki, böylesi bir taahhüdün hayata geçirilmesi Yunanistan Sığınma Kurumu'nun önemli ölçüde güçlendirilmesine bağlı. Kurumun başında bulunan Maria Stavropulu, Ocak 2016'da kaleme aldığı (Forced Migration Review'da yayınlanan) yazısında duruma değiniyor:

"Başvuruları inceleyen görevlilerin ayda sadece birkaç düzine dosyayı karara bağlaması beklenebilir... Ancak, ülkeye her gün binlerce insan geliyor… Gerektiği gibi bir inceleme yapmak olasılık dışı. Yunanistan Sığınma Kurumu, kuralına uygun başvuru incelemeleri yapacak olsa ayda en fazla 1,500 dosyayı karara bağlayabilir… Söz konusu miktar, bu makalenin yazıldığı dönemde her gün Yunan adalarına ulaşan ortalama mülteci sayısının yarısından bile az."

Bazı insan hakları örgütlerine göre, bireysel başvuruların kurallara tamamen riayet edilerek incelenemeyecek olması, Türkiye ile herhangi bir mutabakata varılmasını imkânsız kılıyor.  Ancak gerçek şu ki, Yunanistan'daki bireysel sığınmacılar için, mutabakat sağlanmaması çok daha kötü sonuçlar doğuracak.

Kaynak sıkıntısı, bugün Yunanistan'a gelenlerin büyük çoğunluğu açısından, bireysel başvurularının kuralına uygun incelenmesi ihtimâlinin pratik sebeplerle çoktan kaybolduğu anlamına geliyor. Kış aylarında (Aralık 2015, Ocak ve Şubat 2016) Türkiye'den Yunanistan'a varanların sayısı yaklaşık 230.000. Ayda 1,500 müracaatın neticelendirilmesi halinde sadece bu 3 ayda gelenlerin dosyalarının karara bağlanması yaklaşık 12 yıl sürecek. Bunun tercümesi şu:  12 yıllık süre zarfında, hem AB'nin Balkan yolunun kapatılmasına dair yeni politikası neticesinde hem de AB mevzuatı (Dublin) gereği Yunanistan'da mahsur bulunan sığınmacılar, bu ülkede geleceklerinden emin olamadan, mecburen kalacak. Ayrıca bu kişilerin yaşam şartlarının da kötü olacağı kesin. Tekrarda fayda var: bu çizdiğimiz tablo sadece son üç ayda Yunanistan'a gelenlerin durumuna dair bir tablo! 

Avrupa Birliği'nde bazı kişiler açıkça böyle bir insanî krizin "caydırıcı" niteliğine vurgu yapıyor ve AB'ye insan akınının bu sayede önüne geçilebileceğini söylüyor. Bazıları da Yunanistan'da yasadışı göçmenlerin konduğu ve 2015 yılında şimdiki hükûmet tarafından kapatılan kapalı zorunlu barındırma tesislerinin yeniden açılmasını umuyor. Şu an yaşanan mülteci ve göçmen akınından önce, 2014'te, nispeten az sayıda insanın ağırlandığı Yunanistan'daki şartları hatırlatalım:

"Sınır Tanımayan Doktorlar adlı yardım örgütünün raporuna göre, Yunanistan'da tutulan göçmen ve sığınmacıların içinde bulundukları şartlar içler acısı. Bu durum, kişilerin sağlığına son derece olumsuz etki ediyor. Ülkede, insanların tutulduğu kampları, karakolları ve sahil güvenlik tesislerini inceleyen doktorlar, binlerce göçmenin temiz hava ve doğal ışıktan mahrum, temel sıhhî temizlik şartlarından da uzak bir şekilde, "gerçek bir cehennemde' yaşadığını belirtiyor. Türkiye sınırına yakın olan Gümülcine'deki bir zorunlu barındırma kampında insan dışkılarının döşemelerdeki kırık borulardan sızdığını gören doktorlar arasında bulunan ve on yılı aşkın bir süre Afrika'da çalıştıktan sonra Atina'ya dönüp Yunanistan Sınır Tanımayan Doktorlar merkezinin başına geçen Marietta Provopulu, 'böylesi yaşam şartları ile Avrupa toprağında karşılaşıldığına' inanamıyor. The Guardian'a verdiği demeçte göçmenlerin başlıca şikayetinin, insanî muamele görmedikleri yönünde olduğunu söyleyen Provopulu'ya göre, 'Bu insanlar gerçek bir cehennem yaşamaya mahkûm ediliyor. Şikayetlerinde haklılar.'" (Guardian)

Bu yaklaşım, aslında, sinizmin şahikası. Şöyle ki, bir yandan Yunanistan'a "insanî yardım" yollamaya söz veriliyor öbür yandan ise, bu ülkedeki şartların, mültecilerin bulunduğu ülkelerdeki şartlardan daha kötü olması arzulanıyor. (Yunanistan'daki şartlar, diğer ülkelerdekilerden daha iyi olursa, bu strateji çöker).

Aslında yukarıda yazılan, yeni bir tutum değil. Fransa ve Birleşik Krallık'ın (son derece küçük) Calais mülteci kampını yıllardır kapatmaya çabalamalarından âşinâ olduğumuz bir tutum. Avustralya hükûmetinin Nauru stratejisi de buna başka bir örnek: zorlu koşullarda Avustralya'ya gelenleri sonradan gelmek isteyecek olanları caydıracak şekilde zorlu şartlarda (medyanın bu konuda yazmasına izin verilmiyor) barındırması için küçük bir ada devletine para ödemek şeklinde özetlenebilir Nauru stratejisi… Türkiye ile bir mutabakata varılmazsa, geriye kalan seçenek, "Yunanistan'ın devasa bir Calais'ye ya da Avrupa'nın Nauru'suna dönüşmesi" olacak.

Diğer bir deyişle, şu anda gerçek tehlike, Avrupa'nın iyi sığınma sisteminin istismar edilmesi değil, gelecekte işlevsel herhangi bir sığınma sisteminin olup olmayacağı! Haklar açısından üzerinde düşünülmesi gereken soru basit: Türkiye ile (ülkedeki milyonlarca mültecinin içinde bulunduğu yaşam şartlarını iyileştirme hususunda AB'yi teşvik edecek) bir mutabakat sağlanması durumu mu daha hayırlı olur (Yunanistan'da mültecilerin içinde bulunduğu şartların daha da kötüleşmesi ile yeni geleceklerin caydırılması hedefine AB'yi kilitleyecek şekilde) hiçbir mutabakat sağlanmaması durumu mu? Söz konusu olan, kaosun yerine geçecek bir sistemin -sadece birkaç hafta içinde- hayata geçirilmesi.

Pekiyi, acil olarak yapılması gereken ne? Burada iki konu öne çıkıyor:

İlk olarak, Yunan ve AB yetkililerinin, AB hukukuna uygun olarak, sığınma ve geri kabul durumlarının belirlenmesini için gerekli idarî kapasitenin oluşturulmasına odaklanmaları lâzım. 24 Şubat gibi yakın bir tarihte, Avrupa Sığınma Destek Ofisi'nin yöneticisi, Jose Carreira şu açıklamayı yaptı: "Avrupa Sığınma Destek Ofisi'nin önceliği, Yunanistan'da bulunanların AB üyesi ülkeler arasında dağıtılıp yeni yerleşim yerlerine gönderilmelerini öngören AB planına destek olmak." Ancak, Carreira, AB üyesi devletlerin içişleri bakanlarına Yunanistan'daki mültecileri yeni yerleşim yerlerine göndermek için daha fazla personel ihtiyacı olduğunu, 10 Mart gibi geç bir tarihte söyledi.

Geçen sonbahardan bu yana, AB'nin söz konusu yeni yerleşim yerlerine dağıtım planı çerçevesinde, Yunanistan'dan diğer AB ülkelerine yerleştirilenlerin sayısı ayda 100 kişiden az. Bu plan derhal askıya alınmalı. Yunanistan Sığınma Kurumu'nda halen 260 çalışan var. ESI'nin Atina'da yakın zamanda edindiği bilgiler gösteriyor ki, bu 260 kişinin dörtte biri AB içinde yeni yerleşim yerlerine dağıtılmalarına mesai harcıyor. Yani, en iyi ihtimalle ayda birkaç yüz kişinin gönderilmesi için, zaten kıt olan idarî kaynaklar, sorumsuzca israf ediliyor.

Avrupa Komisyonu artık tüm enerjisini şu soruya cevap bulmaya harcamalı: Diğer AB ülkelerinden gönderilecek ve Yunanistan'da sığınma başvurularını incelemekle görevlendirilecek ek personel, gecikmeden, sisteme nasıl dahil edilebilir? İşte Türkiye ile bir işlevsel bir mutabakatın ön koşulu! Bu çerçevede Yunanistan mevzuatında değişiklik gerekebilir. Hukukun üstünlüğü kuralının yeniden hayata geçirilmesi (sığınmacı başvurularına verilen yanıta karşı hukuk yollarının işletilmesi imkânı dahil) ve Ege'deki hareketliliği denetim altına alınması, sınır güvenliği ve denetiminden sorumlu yeni bir Avrupa kurumunun oluşturulmasından çok daha önemli. Kaldı ki böylesi bir kurumun ne sığınma hakkı ile ilgili yaşanan erozyonu engellemesi ne de Ege'yi geçen mülteci sayısına etki etmesi muhtemel.

Bu tür sorunlara doğrudan muhatap kalan ön cephedeki ülkelere yardım yollarının bulunması AB açısında önemli bir teamül oluşturacak. Birlik üyeleri Yunanistan'a –süratle ve önemli sayıda –sığınma dosyalarını inceleyen görevlisi, tercüman ve diğer ihtiyaç duyulan personeli göndermeli.

İkinci olarak, Türkiye'den doğrudan mülteci alacak ülkelerine yerleştirmeyi kabul eden AB üyeleri, bu taahhütlerini şimdi duyurmalı. Evet, masadaki mutabakat taslağı Suriyeli mültecilerin Türkiye'den doğrudan yeni bir ülkeye yerleştirilmesini içeriyor. Fakat önerilen yöntem ile, son derece zayıf bir sonuç elde edilecek. Şöyle ki, yeniden yerleştirme için öngörülen iki yöntem var:

  • "1'e 1 Yeniden Yerleştirme" düzeni ile Türkiye'ye AB'den geri gönderilen her Suriyeli için Türkiye'den bir Suriyeli doğrudan AB'ye yeniden yerleştirilecek.
  • "Gönüllü İnsanî Yeniden Yerleştirme" düzeni ile ise, ikinci aşamada, istekli ülkelerden oluşan bir AB üyeleri koalisyonu tarafından Türkiye'den doğrudan Suriyeli mülteci alınacak.

Ancak, Gönüllü İnsanî Yeniden Yerleştirme düzeni işletilmeden 1'e 1 Yeniden Yerleştirme düzeninin bir anlam ifâde etmesi beklenmemeli. 1'e 1 düzen, AB çapında bir çözümünün hayata geçirildiği izlenimini uyandırmayı hedefleyen, kullanışlı olmayan, acemî bir girişim. Şayet gönüllü yerleştirme de hemen başlatılmazsa, bunun bedeli yüksek ve ters tepme ihtimali de büyük. Gönüllü yerleştirme düzeni Merkel-Samsom Planı'nın bir ilavesi değil, özü. Bir çok nedenden ötürü planın başarısı bu düzene endeksli.

İlk olarak şunu belirtelim, Suriyeli mültecilerin Ege'yi geçmekten vazgeçmeleri için inanılır bir alternatifin olduğunun sinyalini verecek bu uygulama. Sadece 1'e 1 düzeni ile bu mümkün değil. Sebebi basit: 1'e 1 düzeni ile kısa vadede hedeflenen Yunanistan'a geçen insan sayısının sıfır seviyesine inmesi. Bu sağlandığı andan itibaren bu düzen sona erecek ve yeniden yerleştirme duracak.

Hem AB hem Türkiye gerçekten işleyen bir süreç arzuladığına göre, Suriyelilere gönderilen mesaj da bu durumda şöyle oluyor: süreç düzgün giderse birkaç hafta içinde, daha fazla yeniden yerleştirmeye gerek kalmayacak. Aslında hedeflenenle çelişkili olarak, plan ne kadar başarısızlığa uğrarsa, yani ne kadar çok Suriyeli Yunanistan'a ulaşırsa, o kadar çok Suriyeli (ancak başka Suriyeliler) Türkiye'den AB'ye yeniden yerleştirilecek! Yani, Suriyeliler açısından 1'e 1 düzeni, plan başarısız oldukça işleyen bir düzen.

Gönüllü yeniden yerleştirme düzeninin ne zaman ve nasıl işleyeceği daha en baştan duyurulmalı ki 1'e 1'in de bir anlamı olsun. Bu duyuru, acil bir şekilde, bütün kamuoyu nezdinde yapılmalı. Hatta, en kısa sürede, Suriyelilerin AB devletlerine gitmek üzere uçaklara bindiğini görmek daha da önemli. Nispeten daha az insanın Schengen'e Slovenya sınırından girdiği şu günlerde bu duyuruyu yapmanın tam da sırası!

Gönüllü yeniden yerleştirmeye ivedilikle başlamak Yunanistan'a yardım etmek için de hayatî önem taşıyor. Beklemenin çıkarlarına olduğuna ne kadar çok Suriyeli ikna edilirse, Yunan (ve AB'nin göndereceği diğer) sığınma başvurusu görevlilerinin iş yükü de o kadar hafifleyecek. Böylesi önemli ve daha önce hiç uygulanmamış bir gönüllü yeniden yerleştirme düzeni, tek başına, Merkel-Samsom Planı'nın hem ahlakî hem de küresel çapta mülteci politikalarını ileri taşıyan bir plan olduğunu göstermeye yeterli.

Angela Merkel ve diğer Alman ve Hollandalı liderler aylardır gönüllü yeniden yerleştirmeden bahsediyorlar. Ancak "Türkiye'den düzensiz geçişlerin sona ermesine kadar" gönüllü yerleştirme ile ilgili ayrıntıları açıklamayı geciktirme tutumu tutarsız olduğu kadar varılacak her türlü anlaşmayı başarısızlığa mahkûm edici nitelikte.

Türkiye ile bu hafta bir mutabakata varılamaması, hem Yunanistan hem de AB dahilinde Balkanlara tel örgü çözümüne karşı çıkan herkes açısından bir felaket, Türkiye için çok kötü (bu ülkenin ciddî bir AB desteğinden mahrum kalması söz konusu), mülteciler ise korkunç olur. AB, çok büyük ölçekli bir caydırma politikasını da içeren uygulamayı tecrübe edecek. Aynı Nauru'daki gibi mültecilere kötü davranılacak, hem de bir AB ülkesinin toprağında. AB tarihine bu yaşananlar utanılacak bir başarısızlık olarak kaydedilecek. Birlik geçen yazdan bu yana sahte çözümlerle gereğinden fazla zaman kaybetti. Anlamsız konferanslarda saatler harcandı; hiçbir katkı sunmayacak planlar hazırlandı. Son derece önemli bazı ayrıntıların üzerine yeteri kadar dikkat ve özenle eğilen olmadı.

Oysa, hayata geçirilmesi hususu -doğru idarî yapıların kurulması dahil- ciddî olarak düşünülmüş ve hayallerden arındırılmış bir mutabakat ile bir adım ileri gidilmesi mümkün. AB kurumlarında ve insan hakları örgütlerinde yaşanan tartışmalara, büyük ölçüde, -hayata geçirilmeleri için gerekli idarî kapasitenin sağlanamamasından ötürü anlamsızlaşmış- bazı hakların korunmasından dem vuran hukukçular yön veriyor. Çok fazla siyasetçi mesaj vermekten, iletişimden bahsediyor. Ancak görmezden geldikleri apaçık bir gerçek var: umutsuz insanlar söz ile değil icraat ile ikna edilebilir.

AB bir seçim yapacak: Attığı adımlar -kağıt üzerine yazılan kelimeler değil-, insan haklarına ve Mülteci Sözleşmesi'ne bağlılık taahhüdünü ya teyit edecek ya da geçersiz kılacak. AB'nin Türkiye ile bir mutabakata ihtiyacı var. Ama bu hafta varılacak bir mutabakat ile iş bitmiş olmayacak. Tersine, bulunan çözümün iyi netice vermesi için bir süreç başlamış olacak. Şayet AB liderleri bunun farkına varmazlarsa, önümüzdeki zirve de, hayallerle dolu acıklı bir hikayenin yeni bir dipnotu olarak tarihe geçecek.

En iyi dileklerimizle,

 

Further presentations of Merkel-Samsom plan


Debate on refugees in the Vienna Burgtheater

 

ESI newsletters and papers

Johannes Hahn Gerald Knaus
Vienna debate on refugees – Austria, Greece and Turkey