4/2010

21 October 2010

Almanya'nin Türkiye ve Türkler hakkindaki Büyük Tartismasi'

Sevgili ESI Dostları,

3 Ekim’de, Batı ve Doğu Almanya’nın birleşmesinin 20. yıldönümünde, Cumhurbaşkanı Christian Wulff, Almanya’nın ikinci bir birleşme sürecine ihtiyacı duyduğuna dair Bremen’de bir konuşma yaptı ve Hristiyanlık ile Yahudiliğin olduğu kadar İslam’ın da Almanya’ya ait bir din olduğunu söyledi:

"Alman Müslümanlar bana 'Siz bizim Cumhurbaşkanımızsınız' dediklerinde ben onlara tüm kalbimle şu cevabı veriyorum: 'Evet ben sizin cumhurbaşkanınızım.'"

Almanya'daki Müslüman Merkez Konseyi Genel Sekreterine göre bu:

"Almanya'daki Müslümanlara gönderilen çok açık, kesin ve önemli bir mesaj. Wulff'un konuşması Müslümanların ikinci sınıf vatandaş olmadığının en açık göstergesi."

German President Christian Wulff speaking to the Turkish Parliament on 19 October 2010. Photo: Bundespräsidialamt

Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff 19 Ekim 2010 tarihinde Türkiye Parlamentosu'nda konuşma yapıyor. Foto: Bundespräsidialamt

Bu hafta Christian Wulff, Ankara'da TBMM'de konuşma yapan ilk Alman Cumhurbaşkanı oldu. Mesajı basit ve netti. Türk göçmenler 'bizim ülkemize aittir.' Ülkeye gelen göç Almanya'yı 'farklı unsurları bünyesinde barındırabilen, açık ve dünyayla sıkı bağları olan bir ülke haline getirdi.' Wulff, Almanya'da Müslümanların dinlerini istedikleri gibi yaşayabildiğini vurguladı ve  Almanya'da inşa edilmiş camilerin sayılarındaki artışa dikkati çekti. Ev sahibi Türkiye'ye dönüp ise şunları ekledi:

"Aynı zamanda, biz de Müslüman ülkelerde yaşayan Hristiyanların bu haklarla donatılarak kamusal alanda dinlerini yaşayabilmelerini, kendi din adamlarını eğitebilmelerini ve kiliseler inşa edebilmelerini istiyoruz… Dini özgürlük değerler topluluğu olan Avrupa olarak bizim en önem verdiğimiz şeylerden biridir."

Bu cümlelerin hiçbiri büyük bir tartışmaya sebep olmamalıydı çünkü 2,738,551 Alman Türk'ünün yaşadığı yerde (Almanya'da oturan Türkiye vatandaşları,  önceden Türkiye vatandaşı olup şu anda Almanya vatandaşı olan, veya anne babasından en az biri Türkiye vatandaşı olan) 'İslam'ın Almanya'ya ait olması' su götürmez bir gerçek.

Ankara. Photo: flickr/brewbooks Berlin-Kreuzberg. Photo: flickr/M Kuhn

Ankara – Berlin-Kreuzberg

Fakat Avrupa Konseyi'nin kurucu üyelerinden ve Avrupa Birliği'ne aday ülke konumunda bulunan Türkiye'de nufüsun %1'den daha az bir oranda azınlık konumunda bulunan Hristiyan vatandaşlarının kendi dinlerini özgürce yaşama hakları olduğu da normal karşılanmalıdır.

Fakat bugün ne Almanya'da Müslümanlar ne de Türkiye'de Hristiyanlar ile ilgili gerçekler normalleşebilmiştir.

ESI'nin Hristiyan azınlıkların durumu hakkındaki süregelen araştırması Hristiyan azınlıkların yaşadıkları zorlukları ve karşı karşıya kaldıkları zihniyeti gözler önüne seriyor. Mayıs 2009'da, Türk Kara Harp Okulu'ndan mezun ve ordudan emekli kaptan Emruhan Yalçın halen kapalı olan Heybeliada Ruhban Okulu hakkında bir kitap yayınladı. İsmi 'Son Haçlı Kalesi' olan kitabın son bölümünün başlığı çok net: 'Neden Heybeliada'daki Ruhban Okulu açılmamalı'
Yalçın için Ruhban Okulu'nun açılması 'Ortodoks Rumlarının siyasi bir talebi olarak değerlendirilmelidir.' 'Türklerin düşmanı olan adamların' dini eğitimi, 'İstanbul'u sözde kültürel ve turizm merkezi kimliği altında Vatikan tarzı dini bir şehir haline sokacak ve Büyük Bizans İmparatorluğu hayallerinin gerçekleşmesine yol açarak Türkiye'nin bölünmesinin önünü açacaktır.'

(Bu konu hakkında daha fazla bilgi edinmek için Rumeli Observer'a göz atabilirsiniz: Obama, Wulff and Christians as enemies of Turkey ve çok yakında çıkacak olan ESI raporları.)

Almanya'da devam eden İslam ve Türkler hakkındaki tartışmalarda da Avrupa'nın din özgürlüğüne dayanan değerler topluluğu olup olmadığına dair pek çok fikir ayrılığı olduğu görülebilir.

Bugünden itibaren, internet sayfamızda 'Almanya'nın Türkiye ve Türkler hakkındaki Büyük Tartışması' başlığı altında ayrı bölümümüz bulunacak. Bu konudaki görüşler hem iç politika ile ilgili, hem de dış politika ile. Diğer bir deyişle bu tartışma, Almanya'da yaşayan Türklerin entegrasyonu ile Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne entegrasyonunu birbirine bağlıyor. Almanya bu anlamda önemli, çünkü bu tartışmanın kalitesi ve en önemlisi bu tartışmanın ortaya çıkaracağı politika tercihlerinin, Almanya dış politikası ve Avrupa'nın gelecekteki yapısına önemli etkilerde bulunacağı kesin.

Bu tartışmayı ilgilenebilecek daha geniş çaplı kesimlere (Almanca konuşmayanlar da dahil) açmak için, bugün belli düşünürleri ve önemli sesleri sizlere sunuyoruz: Necla KelekThilo SarrazinBassam Tibi, Henryk M. BroderStefan LuftRalph GiordanoClaus LeggewieWerner SchiffauerSeyran AteşFeridun ZaimoğluZafer ŞenocakPeter Schneider ve Fatih Akın.

Gelecek haftalarda bu bölümü daha da genişleteceğiz. Eğer çeşitli düşünceleri, yayınları ve materyalleri paylaşmak isterseniz, ESI'nin Facebook'taki 'Germany's Great Debate' sayfasını ziyaret edin

 

Almanya kendini mi feshediyor?

Ağustos 2010'da, Almanya'nın Sosyal Demokratik Partisi'nin (SDP) üyesi olan ve aynı zamanda Alman Merkez Bankası'nın (Bundesbank) Yönetim Kurulu üyeliğini yapan Thilo Sarrazin bir kitap yayınladı. Ekim 2010'un sonundan itibaren, 1.1 milyon kopyası basılan kitabın 750.000 tanesi hemen satıldı. Bu kitabın başlığı: "Deutschland schafft sich ab" (Almanya kendini feshediyor).

"Görmemiz gereken önemli bir gerçek var. Nüfus sebebiyle toplumun alt kesiminin sayısında sürekli bir artış yaşanmakta. Eğitim seviyesi düşük olan göçmenlerin -  diğer bir deyişle Türkiye'den, Orta Doğu'dan ve Afrika'dan gelenlerin- doğum oranı diğer göçmenlere nazaran yüksek. İş gücü ile ilgili incelemelerde de benzer sonuçlara ulaşılmakta. Bu veriler gösteriyor ki fakir olan ya da hiçbir şekilde iş gücüne giremeyen kadınlar çocuk sahibi olacak ve bu da onların sayısını arttıracak. Fakat zekanın %50'den %80'e kalıtsal olduğu gerçeğini göz önüne alırsak, sınıfsal doğum oranı sayesinde nüfusun kalıtsal zeka potansiyeli sürekli bir düşüş yaşayacak."

2009 yılında Sarrazin, Lettre International dergisindeki  "Klasse statt Masse" (Nicelik yerine Nitelik) isimli uzun röportajında düşüncelerini zaten açıklamıştı:

"Ben devlet parasıyla devlete rağmen yaşayan ve sürekli başörtülü kızlar üreten insanlara saygı göstermek ve onların çocuklarının eğitimi hakkında endişelenmek zorunda değilim."

"Sınıf seviyesi düştükçe doğum oranı artıyor. Arapların ve Türklerin doğum oranındaki payları toplam nüfusun doğum oranından 2 ile 3 kat daha fazla. Pek çoğu topluma ya entegre olmak istemiyorlar ya da entegre olmaya muktedir değiller. Bu duruma tek çözüm artık daha fazla göçün olmamasıdır ve evlenmek isteyenler de dışarıda evlenmelidir."

"Türkler Almanya'yı, Kosovalıların Kosova'ya yaptığı gibi fethediyorlar: doğum oranlarını kullanarak. Eğer doğum oranları bu kadar yüksek olan Doğu Avrupalı Yahudiler olsaydı bu benim için kabul edilebilir olurdu çünkü Yahudilerin IQ'su Alman nüfusundan 15 puan daha yüksek."

Thilo Sarrazin

Thilo Sarrazin

Pek çok Alman politikacısı bu görüşlere çok sert bir şekilde karşı çıktı. Angela Merkel Sarrazin'in fikirlerini saçma olarak değerlendirdi. Merkel, TV'de yaptığı bir röportajda Sarrazin'in düşünceleri "bütün toplum için aşağılayıcı… Onun kullandığı dil toplumu bölücü nitelikte" dedi. Bundan hemen sonra, Bundesbank'ın başkanı, Sarrazin'i bankanın yönetim kurulundan çıkarmak için Alman Cumhurbaşkanı Christian Wullf'un iznini istedi. Birkaç saat sonra, SPD Sarrazin'i partiden ihraç etmek için dosya açtı. Bu süreç devam ederken, Sarrazin Bundesbank'ın yönetim kurulundan çıkarıldı.

Medyada bu konu hakkında pek çok tartışma gerçekleşti. Örneğin, 25 Ağustos 2010'da Frankfurter Allgemeine Zeitung'daki 'Almanya böyle aptallaşıyor'  başlıklı makalede şunlar yazıyordu:

" 'Almanya kendini feshediyor' bir milletin düşüşünün hikâyesini anlatıyor. Ve toplumun %6'sını temsil eden Müslümanlar bundan sorumlu tutuluyor. Fakat bu düşünce bizi şu soruyu sormaya itiyor: Geriye kalan %94 ülkenin geleceğini güvence altına almak için ne yaptı? Sarrazin'in kitabı kendini aklamaya çalışan, yönünü şaşırmış bir grup elitin ürünü."

Frankfurter Allgemeine'in Pazar eki kitap hakkında şunları gözlemliyor:

"Bu kitap, kültür ile ilgili yeni bir anlayış kurmaya çalışmakta … Sarrazin için, kültür biyolojik bir sürecin yansıması. Almanya'da doğan çocukların pek çoğunun alt sınıfa ait ailelere mensup olması otomatik olarak ilerisi için toplumun zekâ seviyesini de düşürmüş oluyor. Eğitim ise entelektüel gelişim sağlama gücü olmayan bir araç. Bireyler ve hatta milletler, sadece kendi kalıtsal ve etnik eğilimleriyle sınırlı."

Bazıları da Sarrazin'i destekler bir tutum içine girdiler. Yine Frankfurter Allgemeine Zeitung'da Alman-Türk Necla Kelek, Sarrazin'in neden bir şeytanmış gibi gösterildiğini soruyor:

"Evet, Sarrazin Müslüman bir Almanya'da yaşamak istemiyor çünkü böyle bir topluma şüpheyle yaklaşıyor. Bunda yanlış olan nedir? Sarrazin'in içindeki ekonomist hesap yaparak 750.000 Türk göçmen işçinin şu an 3 milyon haline geldiğini gözlemledi. Bu işçilerin yetkin olanlarının %40'ı çalışmak yerine devlet parasıyla geçiniyor. Bu durumu kendisi ekonomik açıdan mantıksız görüyor ve bu sebeple göçün, bugünkü şartlarda,  bir hata olduğunu öne sürmeye itiyor."

Bu tartışma hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için tıklayınız.

 

Türk-İslam Kültürü ve AB genişlemesi

Sarrazin ayrıca Alman toplumunu konuyu tartışmaktan dahi kaçmakla suçluyor:

"Almanya'da pek çok entegrasyon araştırmacısı, İslam ilahiyatçıları, sosyologlar, siyaset bilimciler, çıkar grupları ve aynı zamanda naif politikacılar, bu gerçekleri inkar ederek çalışmalarına devam ediyorlar."

Bu çok ikna edici bir iddia gibi görünmüyor. Aslında, tartışmaları fişekleyen Sarrazin'in kitabı en az 5 senedir Almanya'da devam eden tartışmanın sadece bir parçası.

Necla Kelek

Necla Kelek

2005 yılında, Yabancı Gelin (Die Fremde Braut) kitabının basımı Türkler ve İslam üzerine Almanya'da olan tartışmanın dönüm noktalarından biri oldu. Yüz binlerce kopyası satılan kitabın yazarı Necla Kelek neredeyse bir gecede medya yıldızına dönüşmüştü.

Necla Kelek'in kitabında öne sürdüğü temel iddia şöyle: Zorla yapılan ya da görücü üsülü evliliklerin hızla artması, on binlerce Anadolu kadınının Almanya'ya gelip Alman-Türk (Almancı) adamlarla evlenmesine ve bu kadınların modern zamanların kölesi olmalarına sebep oldu. Kocaları tarafından baskı gören bu kadınlar, duruma kayıtsız olan Alman toplumunda yeterli desteği alamadı. Dahası, Necla Kelek'e göre, modern zamanların kadın kölelerin bu rezilliğinin arkasında Kelek'in asırlarca hiçbir değişikliğe uğramadığını iddia ettiği 'Türk-İslam kültürü' var.

2006 yılında ise Almanya'da başka bir kitap tartışılıyordu. Multikulti'ye Elveda (Abschied von Multikulti) başlığını taşıyan bu kitap Almanya şehirlerinde 'etnik kolonilerin korkunç bir döngü içerisinde tıkılıp kalmasına' odaklanıyordu: Hiçbir şekilde iyi bir Almanca öğrenme isteği olmayan, okullara giden, değerlerin yıkılmış, dini radikalleşmenin odağı olmuş etnik koloniler.   

Kitabın yazarı Stefan Luft gelecekte her şeyin daha da kötüye gideceğini belirtiyordu. Berlin'in Kuzey Neukölln bölgesinde, 61 yaşından büyük olanların %10'u yabancı kökenliyken, 3-6 yaşlarında olanların %42'si yabancı kökenli. Luft'un kitabında kullandığı bölüm başlıkları, kitabın nereye varmak istediğini açık bir şekilde göstermekte: 'İslam'ın etkisi', 'Etnik koloniler, şiddet ve suç', 'Sessizlik duvarı', 'Gençlik ve şiddet', 'Din ve şiddet', 'Organize suçlar', 'Töre cinayetleri'.

Stefan Luft

Stefan Luft

Hem Kelek hem de Luft, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesine karşı çıkıyorlar. Kelek şöyle diyor: 'Ben zorla yapılmış bütün evliliklere karşıyım, bu insanların evliliği için de devletlerin evliliği için de geçerli. Bence 'Türkiye gelini' Avrupa ile henüz evlenme yaşında değil.' Kelek 2006'da yazdığı bir makalede Türkiye'yi 'ilerlemenin olmadığı ülke' olarak tanımlıyor. Aslında, Kelek Türkiye'yi genellikle bütün alanlarda gerileyen ülke olarak görüyor. Çocukluğundaki İstanbul'un kırsal göçle 'çalındığını' ve artık 'köylerden gelen cahil gelinlerin şehri başörtüsüyle kapladığını belirtiyor.' Ayrıca AKP hükümetinin ülkeyi giderek İslamlaştırdığını söylüyor.

Luft'a göre, Alman politikasının temel önceliği etnik kolonilerin daha fazla göç etmesini durdurmak olmalıdır. Kendisine göre, bu da Almanya'nın Türkiye'nin olası Avrupa Birliği'ne girişi için veto oyu kullanmasını gerektirmektedir. Luft'a göre Türkiye, Neukölln gibi çirkin ve korkunç bir yer. Onun tasvir ettiği Türkiye, kız çocuklarının yalnızca %68'inin okula gidebildiği, belirli bölgelerin geri kalmış olduğu ve pek çok vasıfsız potansiyel işçinin Almanya'ya girmek için fırsat aradığı bir ülke. 'Türkiye politikacıların ve ekonomik büyümenin bu sorunları çözüp çözemeyeceği ise hiçbir zaman kesin değil':

"Avrupa Birliği ülkesi olan Almanya, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğinden en çok etkilenecek olan ülkedir. Türkiye'nin kabulü sonucunda Türk vatandaşlarının Avrupa Birliği içinde serbest dolaşım hakkını alması, hiçbir şüphe yok ki, Almanya'nın çıkarlarına terstir."

Necla Kelek, Stefan Luft ve diğerleri bu Almanya'daki büyük tartışmanın kazananı mı? Yoksa gelecek Türk kökenli Alman vatandaşı yazar Zafer Şenocak gibilerinin mi olacak?

Şenocak, bütünleşmenin olmadığını söyleyenleri şöyle eleştiriyor:

"Bütünleşmenin olmadığına dair bir sonuca ulaşılabilir ve bu sonuç medyada, kamuoyunda geniş kesimler tarafından kabul edilen görüştür. Fakat herkes de ciddi bir bütünleşme politikasının hiçbir zaman uygulanmadığı gerçeğini bilmektedir. Bu gerçeğin görmezden gelinmesi yürütülen tartışmayı zaafa uğratmaktadır."

"Göçmenlerin ev sahibi toplumla kendilerini özdeşleştirmeleri ve kendilerini toplumun bir parçası olarak görmeleri için ne yapmalıyız? Psikoloji hakkındaki en temel derslere dahi katılanlar bile bilir ki bunun yolu o insanların kültürünün buradaki kültürden aşağı olduğunu söylemek kesinlikle değildir… Başarılı bir ev sahibi toplum, ilk önce kabul etmeye istekli ve hazır olduğunu göstermeli."

Şenocak için, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyesi olması perspektifi ülkedeki reformların gerçekleşmesi için büyük bir önem taşımaktadır:

"Eğer kadınların toplum içerisindeki yeri iyileştirilmek isteniyorsa, Avrupa Birliği üyeliğinin sıkı bir taraftarı olunması ve Avrupa kurumları ve Avrupa hukuku için Türkiye'de önemli bir etki kurulması gerekmektedir… Kenara atılmış bir Türkiye kadın hakları için Avrupalı bir Türkiye kadar iyi olamaz."

Zafer Zenocak Seyran Ates

Zafer Zenocak – Seyran Ates

Almanya'nın en önemli insan hakları avukatlarından olan ve kadına karşı şiddet konusunda büyük bir savaş veren Seyran Ateş'in de bu anlamda dikkate alınması gerekiyor. 'Ateşe Doğru Büyük Yolculuk' (Groβe Reise ins Feuer) isimli kendi otobiyografisini de yazan Ateş şunları belirtiyor:

"Ben Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini sonuna kadar destekliyorum çünkü insanların 'başka' Türkler olduğunu da görmelerini istiyorum. Türkiye, Doğu ve Batı'nın barışçıl bir şekilde bir araya gelmesi şansını bizlere sunuyor. İslam da kesinlikle demokrasiyle uyuşan bir din. Diğer dinler de özünde aynı şekilde kadınlara karşı muhalif, fakat daha sonra kendilerini geliştirebildiler. İslam da kendini geliştirme kapasitesine sahip. Avrupa Türkiye ile ilişkilerinde başarılı olabilmelidir, bu gerçekten çok büyük bir fırsat."
(Humboldt Üniversitesi'nde sunum, Berlin, 29 Ocak 2007)

Almanya'nın Büyük Tartışması'nda Kelek, Luft, Şenocak, Ateş ve diğer sesler için buraya tıklayınız .

 

Vize – Son perde?

8 Kasım 2010’da, Avrupa Birliği İçişleri Bakanları, Arnavutluk ve Bosna Hersek vatandaşları için Schengen vizesi şartlarını kaldırması lehine oy vermek adına toplandı. Bu, bir sene önce Makedonya, Karadağ ve Sırbistan için olduğu gibi, Arnavutluk ve Bosna Hersek için büyük bir rahatlamaydı.

Bu oylama ardından, neredeyse 20 yıldır Schengen duvarının arkasında yaşayan Batı Balkanlarının yaklaşık bütün vatandaşları vize temin etmeden Schengen bölgesinde özgürce dolaşabilmekte.

ESI son haftalarda bu konuda pek çok yayın ile Avrupa Birliği karar alıcılarının son dakikada cesaretlerini kaybetmemelerine yardımcı olmaya çalıştı. Bu konu hakkında basında yer bulan tartışmalara bakmak için lütfen buraya tıklayınız.

En iyi dileklerimizle,

 

Gerald Knaus