1/2010

12 March 2010

Türkiye'nin dostları ve Ermeni Soykırımı üzerine uluslararası tartışmalar

Hrant Dink. Fotoğraf: tog.org

"Olaylar üzerine siyah ya da beyaz ikilemi üzerinden yazılar kaleme almadığımdan ötürü tarihin kabul görmüş versiyonuna da karşı çıkıyorum. Burada insanlar bu ikileme alışkın ve bu sebeple başka renk tonlarının da olduğunu görmeleri onları çok şaşırtıyor."

 

ESI'nin sevgili dostları,

Kafkas Projemizin bir parçası olarak ESI, Nisan 2009'da Türk Ermeni ilişkilerinin irdelendiği "Gerçeklerle Yüzleşmek: Ermenistan, Türkiye ve Soykırım Tartışması [Noah's Dove Returns]" raporunu sizlerle paylaştı. Aynı yılın Haziran ayında konu, "Türk-Ermeni Tartışmasında Akıl Karıştıranlar" [Red Herrings in Turkish-Armenian Debate] başlıklı değerlendirme yazısı ile ele alındı. Ağustos ayında ise "Türkiye-Ermenistan: Büyük Tartışma" internette yayınlandı.

Bu yayınlarda beş argümanı okurlarımızla paylaştık. 1980'lerden bugüne Türkiye tarafından yürütülmekte olan "soykırım diplomasisi" artık işlemiyor ve Türkiye'nin çıkarlarını zedeliyor; 1915 olaylarından ‘soykırım' olarak söz edilmesi Türkiye'yi bir çıkmaza sürüklemiyor; uluslararası soykırım tasarıları Türk-Ermeni sınırının değişeceğine yönelik bir kararla sonuçlanmıyor; aynı şekilde, tasarılar Türk devletinin tazminat taleplerine maruz kalacağı anlamına gelmiyor ve soykırım önergelerinin kabulü aslında Türkiye'nin küresel rolünün saygıyla karşılandığı bir dönemle çakışıyordu.

Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri ve İsveç gibi yakın müttefikleri ile arasının bozulduğu bu dönemde yukarıdaki argümanların her zamankinden daha çok önem kazandığını görüyoruz. 4 Mart günü bağlayıcılığı bulunmayan 252 sayılı önerge Amerikan Temsilciler Meclisi Dış ilişkiler Komitesi tarafından 23 evet oyuna 22 hayır oyu sonucuyla kabul edildi. Önerge

"(1) Başkanı, Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politikasının insan hakları, etnik temizlik ve ABD arşivlerinde Ermeni Soykırımı'na değinildiği şekliyle soykırıma yönelik sağduyulu ve hassas davranmaya çağırıyor ve adil bir tasarının kabul edilmemesinin sonuçlarına yönelik uyarıyor ve

(2) Başkana, 24 Nisan tarihinde Başkan tarafından verilen yıllık mesajın içeriğinde 1.500.000 Ermeni'nin bir soykırım sonucu sistematik ve kasıtlı bir biçimde öldürüldüğüne değinmesi ve Amerika'nın şanlı tarihinde soykırımı önlemeye yönelik atılan adımları vurgulaması konusunda hatırlatmada bulunuyordu."

Bu önergeye cevaben Türkiye büyükelçisini geri çekti ve Türk politikacılar ve kanaat önderleri önergenin yol açacağı talihsiz gelişmelere yönelik uyarılarda bulundu.

Benzer bir gelişme 11 Mart tarihinde yaşandı. İsveç Parlamentosu Ermeni soykırımını tanıyan bir tasarıyı 130 hayır oyuna karşılık 131 evet oyuyla karara bağladı. Bir kez daha Türkiye büyükelçisini geri çekti ve Stockholm'e yapılacak ziyareti de askıya aldı.

Mevcut gelişmeler ışığında geçen yıl öne sürdüğümüz 5 argümanı yeniden gözden geçirelim:

 

1. Türkiye'nin soykırım diplomasisi artık işlemiyor.

2009 yılında şu cümleleri kaleme almıştık: "Türkiye yüksek miktarda siyasal sermayeyi Ermeni soykırımının uluslararası arenada tanınmaması için harcıyor. Fakat bu Türkiye'nin kazanabileceği bir savaş değildir."

Bugünün şartlarında bu argümanın ne kadar yerinde olduğunu tekrar görüyoruz.

1999'dan bugüne, AB üyeleri arasında İsveç, Türkiye'nin en büyük destekçisi konumundaydı. İsveç Parlamentosu'ndaki tüm partiler AB'nin genişlemesinden ve Türkiye'nin AB'ye katılımından yana görüşler bildiriyordu. (örneğin Stockholm'da AB'nin genişlemesine yönelik fikir birliği) Öyleyse, neden birçok İsveçli parlamenter Türkiye'nin (ve İsveç hükümetinin) uyarılarını dikkate almadı ve 130'a karşı 131 oy ile Ermeni soykırımını tanıyan bir karara imza attı?

Aslında İsveç örneği istisnai değildir. Türkiye'nin Avrupa'daki geleneksel bir müttefiki ve genişleme yönünde yandaşı konumundaki Polonya da soykırımı tanımıştı. Benzer bir örnek, AB başkanlığı döneminde Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesini sağlayan Hollanda'da da karşımıza çıkıyor. Aynı şekilde Türkiye'nin Şansölye Gerhard Schröder dönemi Kızıl-Yeşil koalisyonu Almanya'sındaki dostlarının attığı adımlar da benzer bir örnek teşkil ediyor.

Türkiye'nin bir dostu. Fotoğraf: SPD

21 Nisan 2005'te Alman sosyal demokrat parlamenter Gernot Erler, grup toplantısında yapmış olduğu basın bildirisinde "Almanya Federal Meclisi'nin bu soykırımda Almanya'nın sorumluluğunu kabul ettiğini" dile getirdi. Bazı meclis üyelerinin de soykırım kelimesini telaffuz ettiği görüldü. 16 Haziran 2005'te ise Sosyal Demokratlar (SPD), Hıristiyan Demokratlar (CDU/CSU), Birlik 90/Yeşiller ve Hür Demokratik Parti (FPD) tarafından gündeme taşınan ve Bundestag tarafından oybirliğiyle alınan bir karar şu şekildeydi:

"Alman Federal Meclisi… Osmanlı İmparatorluğu'nda Jön Türklerin attığı ve neredeyse bütün Ermeni nüfusunun yok olmasına sebep olan adımlardan dolayı üzüntüsünü dile getirmektedir… Pek çok bağımsız tarihçi, parlamenter ve uluslararası kuruluş Ermenilerin tehciri ve yok edilişini soykırım olarak nitelendirmektedir."

Bu tasarılar, sadece Ermenilerin lobi faaliyetleri ya da Türk-karşıtlığı üzerinden açıklanamaz. Soykırım tasarıları Ermeni azınlığın siyasal arenada etkisiz olduğu ülkelerde kabul gördü: örneğin Polonya, İtalya, Litvanya ve Slovakya'da. Hollanda, ilginç bir biçimde Türk kökenli azınlık nüfusunun en yoğun olduğu Avrupa ülkelerinden bir tanesi. Almanya ise Avrupa'da en çok Türkün yaşadığı ülke konumunda. Berlin'deki Kızıl-Yeşil koalisyonu, 1999'da Türkiye'nin AB üyeliğinin en büyük destekçisiydi; 2000 yılında ise aynı koalisyon, Almanya'nın vatandaşlık kanununun değiştirilerek Almanya'da yaşayan Türklerin Alman vatandaşlığına geçmesi (ve böylelikle oy hakkı kazanması) için çaba harcadı ve son olarak 2004 yılında Ankara ile üyelik müzakerelerinin açılmasını güçlü bir biçimde destekledi.

Son on yıl mercek altına alındığında görülüyor ki ülkeler hem Türkiye dostu olabilir hem de Ermeni soykırımını tanıyabilir- bu bir çelişki değil. Türkiye'deki tartışmaların bu gerçek göz önünde bulundurularak devam etmelidir. Türkiye, Amerika'daki savaşı da kaybediyor. Amerika'daki son seçimlerin ardından yeni yönetimdeki tüm önemli şahıslar –Başkan Obama, yardımcısı Joe Biden, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton– 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendiriyor.

Türk-Amerikan ilişkilerini yeni bir boyuta taşımak adına Ankara'ya Nisan 2009'da gerçekleştirdiği ziyaretinde Obama, gazetecilere, "Ermeni soykırımı konusundaki düşüncelerinin değişmediğini ve bu görüşün protokolde kayıtlı olduğunu" belirtti. Obama ve yönetimdeki diğerler bakanların tekrar tekrar söylediklerini gerçekleştirmesi artık an meselesi. Şu ana kadar Amerika nüfusunun yüzde 85'ini kapsayan 42 eyalet (50 eyaletin arasında) bildiri bazında ya da hukuki olarak Ermeni Soykırımı'nı tanıdığını açıkladı.

ABD Cumhurbaşkanı Barack Obama 6 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de.
Fotoğraf: White House / Chuck Kennedy

 

2. 1915 olaylarından soykırım olarak söz etmek Türkiye'yi bir çıkmaza sürüklemiyor

Bazı kesimlerde duyulan şüphenin aksine, soykırım incelemeleri Türkiye'yi kötülemeyi hedefleyerek 1915'i soykırım olarak nitelendirmiyorlar. Aksine, araştırmalar soykırımın 20. yüzyılda –ki bu yüzyıl muhtemelen insanlık tarihinin en şiddet dolu yüzyılı olarak kayda geçecektir–dünyanın her köşesinde gerçekleştiğine işaret ediyor. Ermeni örneğiyle karşılaştırılabilecek en yakın örnekler Almanya'da 1904 yılında Hererolara karşı işlenen soykırım ve Srebrenica'da Boşnaklara yönelik gerçekleştirilen soykırımlardır.

Holocaust and Genocide Studies [Yahudi Soykırımı ve Soykırım Çalışmaları] ve Journal of Genocide Research [Soykırım Calışmaları Dergisi] gibi akademik yayınlar artık Roma İmparatorluğu döneminde Kartacalılara karşı M.Ö 146'da yapılmış soykırım, Kuzey Kafkaslarda Rusların Müslümanlara karşı gerçekleştirdiği soykırım, Kamboçya, Ruanda, Doğu Timor, Burundi, Guatemala, İspanyol Amerika'sında Kızılderililer, Stalin döneminde Ukrayna ve Bosna'daki soykırımlar üzerine makalelere yer veriyor. Araştırmacılar, Amerika'da "Cherokee ve Navajo milletlerinin yüzde 20'si ile 40'ının soyunun kurutulduğu Gözyaşı İzi isimli soykırımsal ölüm yürüyüşü" hikâyelerinden ve Avustralya'daki Aborjinlerin trajik hikâyesinden bahsediyor.

1980'e kadar soykırım araştırmaları Yahudi Soykırımı (Holokost) üzerine yoğunlaşıyordu. Türk araştırmacılar soykırım etiketini Hitler'in politikaları ile Jön Türklerin politikaları arasındaki farka dikkat çekerek reddediyordu. Savlarının iki ana ayağı vardı: İlki, Yahudi Soykırımı'ndan farklı olarak, Ermeni örneğinde Osmanlı yetkililer tarafından "yok etme niyeti" güdülmemiş olmasıydı. Bunu destekleyen sav ise Türkiye'nin bazı bölgelerinde Ermenilere dokunulmamış olması olarak gösteriliyordu. (Günter Lewy tarafından kaleme alınan sav bu yöndedir) Tezin ikinci ayağı ise, Nazi Almanya'sında yaşayan Yahudilerin aksine, Ermenilerin, Osmanlı yönetici sınıfa karşı ayaklandığı ve bu sebeple "masum kurbanlar" olarak değerlendirilemeyeceğini savunuyor.

Bu argümanın gözardı ettiği, uluslararası alanda "soykırım" kullanımının hiçbir zaman "Yahudi Soykırımı'nın muadili" olaylar ile sınırlandırılmamış olmasıdır. Örnek olarak, Hutular 1994 Ruanda soykırımının geçmişe dayanan bir iç savaşın devamı olduğunu ve Tutsilerin uygulayacağı olası bir soykırıma karşı kendilerini savunmak amacıyla yapıldığını (ki Hutuların 1972'de Burundi'de çok acılar çektiği biliniyor) öne sürünce, Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi savunmayı haksız buldu.

Balkan Müslümanlarına karşı bir soykırım: Srebrenica 1995. Fotoğraf: Tim Judah

2003 yılında Hollandalı uzman Ton Zwaan, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) savcısı tarafından yöneltilen bir soruya şu yanıtı veriyordu: "Yahudi Soykırımı, soykırımın tanımına birebir uymayan öteki örneklerin soykırım olarak tanımlanmasını zora sokmamalıdır." Guatemala Tarihi Aydınlatma Komisyonu 1970 ve 1980 yıllarında yerli Maya halkına yönelik mezalimi ele alırken "Guatemala devlet yetkililerinin 1981 ve 1983 yılları arasında gerçekleştirdiği ayaklanmalarla mücadele çerçevesinde Mayalılara karşı soykırım işlediğine" kanaat getirdi. 8,000 Boşnak erkeğin öldürüldüğü Bosna-Hersek'teki 1995 Srebrenica katliamı da aynı şekilde soykırım olarak ele alındı. 2004'te alınan bir karar dahilinde ise Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi "…Srebrenica'daki Boşnak halkın ataerkil düzeni göz önünde bulundurulduğunda, bu denli yüksek bir sayıda erkeğin öldürülmesinin kaçınılmaz olarak Srebrenica'daki Boşnak nüfusun fiziksel yok oluşu ile sonuçlanacağı" kararına vardı.

 

3. Uluslararası soykırım tasarıları Türk-Ermeni sınırının değişeceğine yönelik bir karara varmıyor.

Soykırım tartışmalarının toprak talebi ile sonuçlanacağı varsayımı hatalı bir analizin sonucudur. Her ne kadar bir süredir bu talep Ermenistan'da ve Diaspora'daki milliyetçi azınlık tarafından dile getirilse de, Ermeni hükümetinin sınırların değiştirilmesine yönelik bir politika izlemediği görülüyor. Ayrıca hiçbir zaman onaylanmamış olan Sevr Antlaşması üzerinden oluşturulan milliyetçi talepler uluslararası platformda kabul görmüyor. Türkiye ve Ermenistan arasında düzelmeye başlayan ilişkiler bu taleplerin zamanla kaybolmasına yardımcı olacaktır. Bu açıdan ele alındığında neden bazı Ermeni milliyetçi çevrelerin Türkiye ile ilişkilerin düzelmesine neden karşı oldukları daha net anlaşılabilir.

 

4. Uluslararası arenadaki soykırım tasarıları, Türk devletinin tazminat taleplerine maruz bırakmayacak.

Avrupa'daki ülkelerde ya da Amerika'da, Ermeni soykırımının tanınmasının Ermenilerin Türk hükümetine dava açmasıyla sonuçlanacağına yönelik argüman Türkiye'de de kabul görmektedir. Fakat bu yanlış bir kanıdır. Ermeni soykırımı, yirminin üzerinde ülke tarafından kabul gördü ve eğer soykırımın kabulü tazminat ile sonuçlanıyor olsaydı bu ülkelerin mahkemeleri Ermeniler tarafından açılmış davalarla dolup taşardı. Tasarının kabul edildiği hiç bir ülkede -mesela Fransa, Almanya ve Rusya- bir tek Ermeni soykırımı davasının bile Türk hükümetine karşı açılamadığını görüyoruz.  "Türk-Ermeni Tartışmasında Akıl Karıştıranlar" makalemizde şunu savunuyorduk:

"Soykırımın tanınması ile tazminat talepleri arasında herhangi bir bağ yoktur. Bağlayıcılığı bulunmayan, Amerikan Kongresi'nde alınan bir kararın Türk devletine karşı kazanılan ve Türk uçaklarına Amerikan havalimanlarında el konmasıyla sonuçlanacak bir davaya yol açması ihtimali de olasılık dışıdır. Türk karar alıcılar ve kanaat önderleri bu tarz korkuların yanlış anlamanın birer ürünü olduğunu açıklamalıdır."

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin mal tazmini üzerine yasal düzenlemesinde belirtildiği üzere, ancak Türk Hükümeti'nin kendi rızasıyla ilgili bir yasal bir düzenleme hazırlaması halinde tazminat talepleri geçerlilik kazanabilir. Uluslararası Geçici Hukuk Merkezi'nin [International Center for Transitional Justice] 2002 tarihli araştırması bu konuya açıklık getirici niteliktedir. Araştırma raporunda şöyle belirtiliyor: "1915 olayları her açıdan soykırımın öğelerine sahip olsa da Konvansiyon göz önünde bulundurulduğunda Olaylar ile ilişkili bireylere ya da devletlere karşı yasal, finansal ya da toprak tazminine yönelik talepler başarıya ulaşamaz." Avrupa Parlamentosu da 18 Haziran 1987 tarihli önergesinde "Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ermenilerin başına gelen mezalimden Türkiye'nin sorumlu tutulamayacağı ve tarihi bir olayın soykırım olarak tanımlanması sonucu bugünün Türkiye'sine yönelik yasal ya da maddi taleplerde bulunulamayacağını" belirtiyordu.

Geride bıraktığımız birkaç yıl içerisinde bazı sigorta firmalarının 1915 öncesi sigorta yaptıran ve soykırım sonucu hayatını kaybeden Ermenilerin ailelerine tazminat ödediğini görüyoruz. Fakat burada sanık konumunda bulunan Türk hükümeti değil, şirketlerdi. Yani taleplerin Türk devleti ile bir ilgisi yoktu.

Benzer bir örnek California eyaletini ilgilendiren bir sigorta davasında gözlemlenebilir. Bir kez daha belirtilmelidir ki talepler Türk hükümetine değil, Alman sigorta firmasına yönelikti. Kararın verilmesi sürecinde belirleyici argüman Kaliforniya hükümetinin federal hükümetin aldığı yabancı şirketlere yönelik kararlara uyma zorunluluğunda bulunmasıydı. Alınan karar, Yahudi Soykırımı'nın ardından alınan kararlara benzerlik göstermektedir ve tabi ki bu Holokost'un soykırım olmadığının düşünüldüğünden değildi.

1904 Herero soykırımında Alman kolonisindeki firmalara ya da Çin'de 2. Dünya Savaşı süresince Japonya tarafından işlenen savaş suçlarına yönelik alınan kararların da benzeştiğini söyleyebiliriz.

Ahmet Davutoglu and Abdullah Gul – Türkiye'nin yeni dış politikasının mimarları

 

5. Soykırım önergelerinin kabulü Türkiye'nin "prestij ve onurunu" zedelemiyor.

Yakın zamanda yayımlanan bir makalesinde Türkiye'de yaşamakta olan tarihçi Norman Stone, Amerika'daki tartışmalar ışığında Türkiye'deki havayı şu şekilde yorumluyordu:

"Baskın hava aşağılama yönünde: daha Türkiye'nin yerini haritada gösteremeyecek ama bir yüzyıl önce gerçekleşen olaylar hakkında bize ahkâm kesecek bu insanlar kimdir? Bu hava Amerika'nın Irak'taki faaliyetleri ile pekiştiriliyor ve pek çokları tarafından İsviçre'deki minare yasağı oylaması ya da Güney Kıbrıs'ın AB üyeliğine anlamsız bir biçimde kabulüyle destekleniyor… Pratikte Türkler dışlandığını, Batı'nın yeni bir Haçlı Seferi düzenlediğini düşünüyor ve bu düşünceler "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" ve benzeri milliyetçi saçmalıklarla sonlanıyor."

Hiç şüphesiz ki bu ulusal kesimler arasında yaygın bir his. Hollanda'nın 2004'te, Almanya ve Polonya'nın 2005'te ve İsveç'in 2010'da Türkiye'yi dışlamaya çalışan Haçlılar tarafından yönetilmediğini anlatmak Türk otoritelerinin görevi olmalıdır. Ayrıca 2000 yılından bu güne başka ülkelerde de kabul edilen tasarılar Türkiye'nin uluslararası pozisyonunu zedelemedi. Aksine bu dönemde önemli gelişmeler oldu: 2005'te üyelik müzakereleri açıldı; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne geçici üyelik kazanıldı (1960 yılından bu yana ilk kez); dış yatırımcıların ilgisi arttı ve ulusal reformların yanı sıra Orta Doğu ve çevresinde attığı dış politika adımlarıyla da Türkiye, uluslararası arenada övgüye layık görüldü.

Bu esnada Türkiye'nin problemli geçmişine yönelik ulusal tartışmalar ülkenin demokratik imajını kuvvetlendirmekle birlikte AB üyeliği yolunda da olumlu gelişmeler olarak görülebilir. Geride kalan yıllarda gözlemlendiği gibi geçmişi ile yüzleşen bir Türkiye, demokratikleşmek ile beraber uluslararası arenada da prestij kaybetmeyecek, bilakis kazanacaktır.

Osmanlı'nın yıkılmasının ardından Balkanlardaki Müslümanların çektiği eziyet, maruz bırakıldığı zorunlu göç ve uğradığı etnik kıyımdan Avrupalıların bihaber olmasına yönelik Türklerin eleştirileri oldukça yerindedir. Amerikan Temsilciler Meclisi'ndeki tasarının diğer ülkelerde kabul edilen önergelerle karşılaştırıldığında kusurlu olması, örneğin soykırımın 1915–1923 yılları arasında sürdüğüne yönelik düşüncenin kendisi (hiçbir Avrupa ülkesi soykırımın Birinci Dünya Savaşı sonrası devam ettiğini savunmuyor) eleştirilebilir. Ayrıca neden benzer tasarıların diğer soykırımlar için gündeme alınmadığı sorgulanabilir.

Fakat İsveç, Almanya, Amerika ve diğer ülkelerin kin, nefret, ya da güçlü Ermeni Diasporası'nın tetiklemesi ile bu karara vardıklarını savunmak gerçek dışı olur. Sonuçta bu dostlar arasında bir tartışmadır ve dostlar tarih üzerine tartışmalarında anlaşamayabilir. Fakat bugün, karanlık bir 20. yüzyılı geride bırakırken, bu demokrasileri bir araya getiren, onları birbirinden ayıran öğelere nazaran çok daha kuvvetlidir.

En içten dileklerimle,

 

Gerald Knaus